A+ R A-

Aksiyon interview: Suriye'de istikrar zor

E-mail Print PDF

Suriye’de 5 yıla yakın bir süredir devam eden iç savaş, 300 binden fazla cana mal oldu. Ülke nüfusunun yarıdan fazlası, sınırların dışında, mülteci olarak ve çok zor şartlarda hayat mücadelesi veriyor. Suriye bugün bölünmenin eşiğinde ve bu hafta başlayan Cenevre görüşmelerinin bir çözüm üreteceğine dair beklentiler kuvvetli değil. Bölgeyi çok yakından takip eden uluslararası ilişkiler uzmanı, gazeteci Eric Walberg’e göre, Suriye’nin geleceğiyle ilgili bütün senaryolar, uzun dönemli istikrarsızlığa işaret ediyor. Türkiye de bugüne dek Suriye’de attığı hatalı adımların ceremesini çekmek durumunda kalacaktır, diyor Walberg.

Kanadalı Eric Walberg, 1980’lerden bu yana, Doğu-Batı ilişkileri üzerine yazılar kaleme alan bir uzman. Rusya’nın Soğuk Savaş dönemini ve sonrasını, Orta Asya’yı, Ortadoğu’yu analiz eden yorumları ve kitaplarıyla alanında saygı duyulan isimlerden biri. Cambridge diplomalı Walberg, sadece akademik gözlemlerle yetinmeyip dünyanın bu en hassas bölgelerindeki gelişmeleri bir gazeteci tecessüsüyle sahada takip etmiş. Postmodern Emperyalizm isimli kitabı Türkçeye çevrilmiş yazarın, “Islamic Resistance to Imperialism” (Emperyalizme karşı İslami Direniş,) “From Postmodernizm to Postsecularism: Re-emerging Islamic Civilization” (Postmodernizmden Postsekülarizme: İslam Medeniyeti’nin Yeniden Yükselişi) isimli kitapları da var. Walberg’le son gelişmeler ışığında Ortadoğu’yu ve Türkiye’yi konuştuk.

Suriye’de sorunun aslı

Walberg, Suriye’yi emperyalizm çerçevesinden değerlendiriyor. Walberg’e göre, Batılı güçler, Suriye’de Esed’in kaderinin Afganistan’da Necibullah’ın 1996’da ve Libya’da Kaddafi’nin 2012’de başına geldiği gibi ölüm olacağını ve Müslüman asilerin hizaya getirilebileceğini umuyorlardı.

Uzman, Ortadoğu’daki gelişmeleri tarif etmekte bir tiyatro analojisine müracaat ediyor. Bu tiyatroda bütün dünya bir sahne ama bu sahnede aktörlerin her biri farklı bir senaryoyu oynuyor ve her biri kendisinin aynı zamanda yönetmen olduğuna inanıyor. Görüntüde oyunun yönetmeni gibi davranan Amerika, önce baba Esed’in şimdi de oğlu Beşar’ın yıkılışını arzuluyordu. Israel Shamir’in ifadesiyle, “Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’nin yanında saf tutan devletlerin süpürülmesini” onlarca yıldan beridir planlamaktaydı. Yine aynı sahnede, Fransa, Suriye’nin eski hamisi olarak tatlı hülyalar içinde. İsrail, kendi Yinnon Planı mucibince Suriye’yi Somalileştirmek arzusunda ve düşmanları İran ve Hizbullah arasında zayıf bir Sünni rejim istiyor. Suudiler, İran’la dostane ilişkileri bulunan Beşar el Esed’i tasfiye etmek istiyor. Walberg, Suudi rejimin, Sünni bir ülkeyi yöneten bir Alevi idareye rızaları bulunmadığını görüyor. Peki, Rusya’nın dahli ne anlama geliyor? “Rusya bu kirli oyunun sergilendiğini gördü ve Libya’daki gibi bir “mutlu sona” ilerlemesine seyirci kalmayı reddetti.” diyor Walberg.

“Postmodern Emperyalizm” isimli bir kitabında bugünkü “büyük oyunu” anlattığı bir bölüm var. Büyük Oyun (The Great Game), 19. yüzyılın başlarında İngiltere ile Rusya arasında, Orta Asya’daki hâkimiyet mücadelesine verilen isim. Bu kavram, Birinci Dünya Savaşı öncesi yayılmacı ülkeler arasındaki rekabet ve Soğuk Savaş dönemi gerilimli ilişkiler için de kullanılmıştı. “Sovyetler Birliği’nin ve Sovyet blokunun 1989-91 arasında çökmesi ve Büyük Oyun III diye adlandırdığı sürecin başlamasıyla, iki bölge –Ortadoğu ve Orta Asya- bir kere daha yeni İpek Yolu olarak bir araya geldi. Ancak, İslam veya Moğollar altında birleşmek yerine, bugün daha ziyade Amerika ve NATO’nun egemenliği altındalar. Buralardaki Amerikan kontrolü, Büyük Oyun I zamanının İngiliz ve daha erken büyük oyunlarda Amerikan stratejistlerinin hayallerindeki gibi, Rusya, Çin ve İran’ın kuşatılması anlamına geliyordu. Güneyde Suudi Arabistan ve Basra Körfezi’nden, kuzeyde Kazakistan’a ve doğuda İran’a, buralar dünya petrokimya kaynaklarının en çok bulunduğu yerlerdi aynı zamanda. Tabii bu Amerika’nın niçin buranın kontrolünü ele geçirmeye bu kadar hevesli olduğunu ve geçen 10 yıl boyunca söz konusu gayenin peşinde riskler aldığını açıklayabilir. Amerika’nın son 10 yıl boyunca yürüttüğü 3 büyük savaşın (Yugoslavya (1999), Afganistan (2001) ve Irak (2003)) tamamı, bu efsanevi İpek Yolu üzerinde yer alıyor.”

Arap Baharı, bu açıdan, emperyalistlerin kendi gündemleri için manipüle ettikleri bir toplumsal fenomen oldu. Walberg, Suriye’den önce, bölgedeki sair hareketleri değerlendirirken, Bahreyn ve Yemen’deki “baharın” hâlâ sürmekte olduğuna dikkat çekiyor. Bu iki ülkede Suudilerin ve Amerikalıların, Şii çoğunluğa karşı eski Sünni elitlere sunduğu desteklerin, devam eden bir öfkeye ve –Yemen’de olduğu gibi– şiddet ve savaşa yol açtığını söylüyor.

Libya’da ne oldu? Walberg’e göre, Batı’nın Libya’nın diktatörünü bizzat alaşağı etme hamlesi bir kumardı. Hızlı müdahale, işlemeyen bir toplumu yeniden yapılandırma ve onu Batı düzenine uydurabilme yeteneklerine güveniyorlardı. “Bu kumarları, pek de başarılı olmadı.” diyor Walberg. “Devletin işlettiği petrol firması çatışmanın orta yerinde kaldı ve bu çatışma ülkeyi, biri uluslararası tanınan hükümet, diğeri de Trablus’u kontrol altına alan İslamcı milislerin arasında ikiye böldü.” Libya, petrol üretimine yönelik IŞİD saldırıları, işçi grevleri ve üretim yerlerine yönelik sabotajlardan çekmeye devam ediyor.

Erdoğan Şam’da bir islamcı istiyor

Türkiye’nin Amerikan ve NATO çıkarları uğruna bölgede faal bir maşa olduğuna dair eleştiriler hatırlatılınca, Walberg, AKP’nin iktidara ilk geldiği ve İsrail’le ilişkileri kestiği zamanlarda bu eleştirilere katılmadığını anlatıyor. “İran’la ilişkiler gelişiyordu ve Türkiye âdeta yeni bir dış politika inşa ediyordu. Ama İran’la ilişkiler soğudu. Ardından Türkiye’nin 2011 yılında Kaddafi’yi devirmek operasyonuna katılması ve 2012’de Erdoğan’ın Esed hakkındaki geriye dönüşü, AKP öncesi, Amerika’nın güdümündeki politikaya dönüldüğü görüntüsünü mutlak surette ortaya serdi.”

Erdoğan’ın Şam’da ılımlı bir İslamcı istediğini düşünüyor Ortadoğu uzmanı. “Başta zaten Arap Baharı tamamen bununla ilgiliydi ama artık değil. Tunus’tan Yemen’e hiçbir yerde, bu ümitli niyetten çok az şey kaldı.” Türkiye’nin Suriye’deki eylemleri, daha ziyade Ortadoğu’da bir tür yeni Osmanlıcı vizyonu takip etme planı çerçevesinde değerlendirilebilir inancında Walberg. Suriye özelinde Türkiye’nin en büyük hatası ne oldu? Walberg, Türkiye’nin, Suriye rejiminin hızla düşeceği üzerine kumar oynadığını düşünüyor. Beşşar’ın babası Hafız Esed tarafından 1982’deki benzer bir kalkışma sonrası silinmiş, can çekişen Müslüman Kardeşleri sihirli bir şekilde hayata döndürmeye çalışmak da Türkiye’nin Suriye politikasının bir diğer büyük açmazıydı. “Bu bir yana, ordu da güvenli bir şekilde Beşşar’ın arkasındayken Erdoğan’ın yabancı müdahalenin kolay bir zafere götürmeyeceğini anlaması gerekiyordu. NATO’nun, meşru bir hükümeti devirme planının dışında yer almalıydı. Suriyeli İslamcıların zayıf olduğunu ve Amerika tarafından ikame edilmiş herhangi bir hükümetin Türkiye’nin vesayetinden hiçbir çıkarı olmayacağını görmesi gerekiyordu.” Walberg, NATO müttefiklerini memnun etmek uğruna, Türkiye “bir dostuna” yani Esed’e, ihanet etmemeliydi.

Türkiye’nin yükleri

Hatalı adımlarının Türkiye’ye maliyeti yüksek oldu. “O zamandan beri gerçekleşen şey, Türkiye’nin günahlarının onu avlamak için geri gelmesinden ibarettir. Suriye’deki iç savaşın serpintilerinden en büyük hasarı görmesi hasebiyle, Türkiye, işler karıştığında diğer herkesten daha çok rahatsız oldu.” Mülteciler, savaşçılara silah temini ve şimdi de Rusya’dan gelen hasmane tavır, bu rahatsızlıkların en temel göstergeleri. Kasımda Rus uçağının düşürülmesi de, “öfkeli Türklerin” kızgınlıklarının seviyesini gösteren bir işaretti, Walberg’e göre. “Rusya’nın bir kısasa kısas tepkisinden korunmak için NATO’nun eteklerinin arkasına saklanabileceklerine güvendiler.”

Türkiye, Rusya’yla yaşadığı jet krizinin ardından, NATO şemsiyesine hızla koştu. AB ile görüşmeleri yeniden başlattı. Eş zamanlı olarak İsrail’le ilişkilerinde bir yumuşama havası başladı. Bir süredir ayrı durduğu geleneksel müttefiklerine bir mecburi dönüş müydü? Dramatik bir geri dönüş olduğunu düşünmüyor Walberg. Ona göre, geçen 10 yılda Türkiye dış politik duruşunda en ciddi değişim İsrail’le ilişkilerin kesilmesiydi. İsrail ile ilişkilerde takınılan tutum bence ilkeli ve cesur bir hareketti ve dünyanın her yerinde milyonlarca kişiye ilham verdi, diyen Walberg, bugün Türkiye’nin son 10 yıldaki genel dış politik duruşunu neden değiştirdiğinin tam olarak anlaşılamadığını düşünüyor. “Belki de NATO destekli bir savaşın Suriye’de, Türkiye’ye minnettar bir zayıf devlet doğuracağına inanıyordur.” yorumunda bulunuyor. Bütün bunlar, Türkiye’nin “ihtiyaç hâlinde İslamcıları hem destekleme hem de onlarla savaşma şeklindeki emperyal politikayı benimsemesini” netice verdi.

Yeni Sykes-Picot

“Ama hikâye henüz bitmiş değil.” Walberg’e göre, Afganistan ve Suriye postmodern emperyalist oyunun mahvolduğunun birer kanıtı olarak duruyor. İlkinde, Amerika tarafından ikame edilen hükümetin güvenilirliği yok ve ikincisinde de, diktatör, Libya’daki kadar nefret edilir değil ve Rusya ve İran’dan destek görüyor. Bu çerçevede “Rusya’nın uluslararası sisteme dönmesi, Ortadoğu’da yeni bir Sykes-Picot’un, yeni bir dünyanın şekillendiği anlamına geliyor.” diyor Walberg. “Rus uçağının indirilmesi yeni son için bir nihai dokunuş oldu.” Suriye ve Afganistan’da barışın kısa sürede gelmeyeceğine inanıyor, ama muhtemel senaryolar, her iki ülke için de, uzun istikrarsızlık süreçleri vadediyor.

Walberg, Türkiye’nin uçağın Rusya’ya ait olduğunun bilinmesi hâlinde, daha farklı davranılacağı şeklindeki bahanesinin inandırıcılıktan uzak olduğunu söylüyor. “Türkler pek çok uyarı gönderdiklerini iddia ediyor ki, bu onların yine de uçağın kimliği hakkında bir fikir sahibi olduklarını işaret eder. Başka kim olabilir ki zaten? IŞİD’in askerî uçakları yok sonuçta.”

Hâlâ titriyorum

Jet uçağının düşürülmesini takip eden günlerde 3. Dünya Savaşı hakkında tartışmalar bir anda sel gibi sosyal medyayı bastı. Ciddi akademisyenlerin kalemlerinden yeni bir küresel çatışma ihtimalini konu edinen tonlarca makale medyada kendine yer buldu. Walberg, olayı ilk duyduğunda aklına hemen 1914 Saraybosna’sının geldiğini söylüyor. Bir Sırp milliyetçi milis, Avusturya arşidükünü öldürünce, dünya, o güne dek hiç görmediği şiddette ve çapta bir büyük harbin içinde bulmuştu kendini. “Hâlâ titriyorum. Hayatımda ilk defa, bir küresel çatışmanın kopabileceğinden gerçekten korkuyorum.” diyor Walberg ve ekliyor: “Olay mahalli, birinci ve ikinci harplerdeki gibi, Washington’dan oldukça uzakta.”

Walberg, Türkiye’nin, Mısır’da destek verdiği Müslüman Kardeşleri (MB) darbeyle indiren Sisi yönetimiyle yakın zamanda gösterdiği yakınlaşma hakkında neler düşünüyor? İlk başta, Türkiye’nin MB lehine duruşu, Mısırlıları Rabia işaretiyle selamlaması cesur ve haklıydı, diyor Walberg. Devam ediyor: “Sisi’yle barışmak sinik, müstehzi olduğu kadar, güç politikasının çirkin dünyasında rutin bir hareket. Bir başka acı hayal kırıklığı, ama anlaşılabilir. Yine de ben dünya siyasetinin, entrika ve ihanet dolu zehirli atmosferinde yaşamak mecburiyetinde değilim. Benim için eleştirmek kolaydır. ABD ve Avrupa’dan yoğun bir baskı altında bulunan güçlü ve İslamcı karşıtı müesses yapısıyla, Türkiye bölünmüş bir toplum. Muhakkak surette, Erdoğan hayatta kalabilmek için ve iç istikrar çıkarları uğruna birtakım tavizlerde bulunmak zorunda.”

translation Ibrahim Turkmen

Aksiyon


Search

Connect with Eric Walberg


'Connect with Eric on Facebook or Twitter'

Canadian Eric Walberg is known worldwide as a journalist specializing in the Middle East, Central Asia and Russia. A graduate of University of Toronto and Cambridge in economics, he has been writing on East-West relations since the 1980s.

He has lived in both the Soviet Union and Russia, and then Uzbekistan, as a UN adviser, writer, translator and lecturer. Presently a writer for the foremost Cairo newspaper, Al Ahram, he is also a regular contributor to Counterpunch, Dissident Voice, Global Research, Al-Jazeerah and Turkish Weekly, and is a commentator on Voice of the Cape radio.

From other languages

Purchase Eric Walberg's Books